İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

Günümüz Sendikacılığının Açmazları

Yayımlanan tüm göstergeler işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam ve iş koşullarının giderek kötüleştiğini, ulusal gelirden aldıkları payın azaldığını, işsizliğin had safhaya vardığını, … patronların ise kârlarına yeni karlar kattıklarını gösteriyor.

Sendika2010 Şubat ayındaki verilere göre açlık sınırının 850 TL, yoksulluk sınırının ise 2500 TL olduğunun açıklandığı bir dönemde, Türkiye’nin en zengin 25 ailesinin servetlerini iki kat artırdığını, 2009’da 13 olan dolar-milyarderi sayısının 2010’da 28’e yükseldiğini Forbes dergisinden öğreniyoruz. Bu göstergeler kapitalizmin yaşadığı bunalımın faturasını kimlere yıktığını ve krizi kimlerin fırsata çevirdiğini somut olarak gösteriyor. Peki, sendikalar bunun karşısında ne yaptılar, ne yapıyorlar?

Yanı başımızdaki bir halk/ulus demokratik, siyasî ve hatta insanî hakları için bir mücadele yürütürken sendikalar bunun karşısında ne yaptılar ne yapıyorlar?

Emperyalizm ve işbirlikçileri emeği ile geçinen emekçilere barbarlığı dayatmıştır; barbarlığa karşı muhalif olabilecekleri unutmamışlardır: Siyasal cezaları ağırlaştırıp, yeni tip cezaevleri dayatırken sendikalar bunun karşısında ne yaptılar?

Bu türden soruları haklı gerekçelerimizle işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde saf tutan siyasal güçler olarak öncelikle kendimize yöneltmeliyiz. Çünkü işçi sınıfının sendikal birliği onun  siyasal birliği uğruna verdiğimiz mücadeleden ayrı düşünülemez.  Bu, sendikaların tek başlarına çözüme kavuşturacağı bir sorun değildir.

Tüm bu uygulamalar gündemdeyken sendikalar neden sessiz kalmaktalar? Bunun birkaç nedeni üzerinde durulabilir.

Birincisi, Türkiye'de sendikalar devlet güdümlü bir tarzda kurulup gelişmiştir. Sınıf bilinci güçlü burjuvazi 1946’da sendikalara izin verirken amacı gelişmekte olan sınıf hareketini sendikalar aracılığıyla sistem içinde tutmaktı. Biçimsel olarak verilen bu hak, kısa sürede onbin civarında işçinin Sendikalar Birliği çatısı altındaki bağımsız sendikalarda örgütlenmesi ile gerçek bir hakka dönüştürülmüştür. Bunu ciddî bir tehdit olarak gören devletin 6 ay gibi kısa bir sürede bunu geri alması da tarihimizde son derece öğretici bir derstir. Türkiye'de sendikacılık "milli sendikacılık" olarak kurulmuş ve gelişmiştir. Bunun anlamı şudur: 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası gericilik savaşın gerçek galibi Sovyetler Birliği’ nin işçiler üzerindeki prestijini kırmak noktasında “soğuk savaşı” başlatmıştır. Devlet sendikacılığı -sarı sendikacılık- çok geçmeden Türkiye'de de yankısını bulmuştur. Türk-İş'in kuruluşu bu temelde olmuştur.  Yöneticileri ABD'de eğitimlerini alan, böylece gelişebilecek sınıf hareketini paralize etmenin örgütü olarak 1952 yılında kurulan Türk-İş'in izlediği politika esas olarak hiç değişmemiştir. Türk-İş'in en önemli parolası "gelen ağam giden paşam" olup gelen tüm hükümetlerle anlaşmaktır.

İkincisi, 1960'lı yıllarda sınıf hareketinin gelişmesi karşısında Türk-İş'in devlet yanlısı ihanetçi tavrının yoğunlaşması sınıf içinde ona karşı bir tepkiyi güçlendirmiştir. Yöneticileri TİP'in etkisinde bulunan bazı sendikalar bir araya gelerek 13 Şubat 1967’de DİSK'i kurmuşlardır. DİSK bir yandan gelişen kendiliğindenciliğin, öbür tarafta reformizmin etkisi altında kendini hem devrimci ve hem de sınıf sendikası olarak tanıtmasına karşın gerçekte ne devrimciydi ne de sınıf (yani kızıl) sendikasıydı. Sınıfı devrimci politikadan uzak tutmakla son tahlilde kapitalizmin aşırılıklarını törpüleme işlevi görmüş ve sınıfı sisteme bağlamada araç olmuştur. Kritik tüm süreçlerde -15/16 Haziran, 1974 Kıbrıs müdahalesi gibi- sınıf hareketinin politikleşmesi/devrimcileşmesi önünde engel olmuştur. Buna karşın 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntası tarafından kapatılmış ve durum 1990'lı yılların başlarına kadar sürmüştür. 1991'de tekrar açılan DİSK bu sefer daha önce bulunduğu konumun da gerisine düşmüş diğer sendikalarla olan ayırım çizgisi iyice silikleşmiştir.

Üçüncüsü, Sol hareketin sendikalara bakış açısı da sorunludur. Geçmişte küçükburjuva devrimci örgütlerin stratejilerinden kaynaklı olarak köylülüğü temel almaları sendikal/sınıf hareketine yeterli ağırlığı vermemesi, sendikal çalışmalarının da gerçekte reformizmi aşamaması; sendikal çalışmalara ağırlık verenlerin reformist olması ve sınıf hareketini devrimci mücadelenin öznesi haline getirmekten uzak duruşları, günümüz sendikal hareketi önemli ölçüde etkilemiştir. İlk çıkışında sınıf hareketi içindeki çalışmaları Komünist Enternasyonal’de örnek gösterilen Türkiye devrimci hareketi, 1960'lar sonrasında bir çok etkenden kaynaklı olarak çalışmasını küçükburjuva zemine kaydırmış ve sınıfla olan arasındaki mesafe giderek açılmıştır. Devrimci ve reformist renkleriyle solun sendikal örgütlenme konusunda şöyle tehlikeli bir yaklaşımları olageldi: Sendikal yönetimi ele geçirdi mi kendini sendikada örgütlü sayıyordu. Bunun sonucunda sendikal yönetimin ele geçirilmesinde yaşanan sorunlar çoğu zaman devrimci hareketleri karşı karşıya getirmiştir.  Bunun yanında solun savunageldiği “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışının sınıf temelinden hızla kaçış yaşanması, işçileri yalnızca kitle olarak görmeye; kitle örgütlenmesi olarak yaklaşılınca ve kitle talebi ekonomik planda olunca, ekonomik taleplerden dolayı sendikal örgütlenmeye yönelme anlayışı gündeme gelmeye başladı. Bu anlayış işçi sınıfını olumsuz yönde etkilemiştir. Tüm bunlara ek olarak “reel sosyalizm”in çöküşü, 1989 bahar eylemlilikleri karşısında tavır ve sonraları yoğunlaşan tasfiyecilik devrimci hareketle sendika ve sınıf arasındaki ilişkileri daha da olumsuz hale getirmiştir.

Üretimin esnekleştirilmesi, sınıfın parçalanması ve sendikal örgütlülüğün dağıtılmasına yönelik sermaye sınıfının yoğunlaşan baskıları da sendikal mücadeleyi önemli ölçüde olumsuz etkilemiştir. Buna karşılık sendikalar işçi sınıfının mücadelesini örgütlemedeki basiretsizliklerini “üretim sürecinin teknolojik değişiklikler sonucu parçalanması” bahanesiyle örtmeye çalışmaktadırlar. Bunun yanı sıra 12 Eylül’ün öncü işçileri biçmesi ve 1980 sonrası yaşanan yeni göçlerin sınıf hareketine etkileri üzerinde durulabilir. 1980 sonrasında yaşanan yeni göç dalgası 12 Eylül'ün etkilerini yaşayan kesimlerdi. Bunlar çoğu zaman örgütlülüğe mesafeli davranmışlardır.

Tüm bu gelişmeler, genel olarak sınıf, özel olarak sendikal alanda yaşanan sorunları daha iyi kavramamıza neden olmaktadır. Proleter yönelimli sol güçler bu sorunlara çözüm getiremedikleri ölçüde hem sınıfla araları iyice açılmış hem de kendi iç sorunları bir kat daha artmıştır. Sınıfın siyasal birliği sağlanmadığı, dolayısıyla kurmaylık görevi yerine getirilemediği sürece sendikaların geliştireceği siyaset, işçilerin mücadelesini darlaştıran ekonomist bir siyaset olarak kalacaktır.

 Recep Hüseyin


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 101547
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.