İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

Kürt Sorunu'nun Adını Koymak

AKP’nin “Kürt açılımı” bir yıldan fazla bir süreyi doldurdu. Ancak son birkaç aylık süreç, gerçeğin kavranması için herkesin dikkatine tekrar tekrar sunulması gereken bir dizi olaya sahne oldu.

Haziran ayında TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, herkesin gözü önünde “terör”ü, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi ilan etti: “Devlet vatandaşının yaşama hakkını korumak için gerekli tedbiri almakla sorumludur (...) Terörle mücadele kararlılıkla sürdürülmeli” (…) “Açılımın kötü yönetilmesi, içeriğinin tanımlanmaması, hayal kırıklığı yaratmış olması ve hatta son dönemde tutuklamalar (çocuk ve gençlere, halk tarafından seçilmiş BDP’lilere, belediye başkanlarına karşı yapılan tutuklamaları kastediyor) üzücüdür, moral bozucudur. Ancak bu unsurların hiçbiri şiddete başvurmayı haklı çıkarmaz” dedi. Boyner’e göre “İmralı ve Kandil’deki” savaşla geçinen “kötü” unsurların yerine barışçıl “sivil toplum hâkim olmalıdır”. “Şiddete karşı, terörün mantığına karşı yekvücut direnmeliyiz. (…) Kısacası hayatlarımızı, geleceğimizi, dirliğimizi şiddet severlerin eline rehin vermemeliyiz. (…) Türkiye'de bugün susması gereken yegâne unsur silahlardır.” TÜSİAD başkanının gazete ve televizyonlarda yayınlanan bu ve benzeri konuşmalarıyla, sorunun bazı “şiddet severlerden” kaynaklanan bir “terör” sorunu olduğunu ileri sürmesi, çeyrek asırdır insanlara söylenenlerin (“bölücü teröristler” karşısında “birlik beraberlik” vs.) bir başka çeşidiydi. Hanımefendi bu bildik sözleri yineleyerek Kürt sivillere ve onların seçilmiş temsilcilerine yönelik aralıksız tutuklamaları “terör” yapanlarla devletin mücadelesi olarak destekledi. Bu mantığa göre Kürt bölgesindeki kitle gösterileri hükümetin ve polisin zorbalığına karşı değil de, katılan kadın ve çocukların, genç ve ihtiyarların keyfinden veya “sözde örgütün” sözde “tehdidi” ile ya da bazı “şiddet severlerin” teşvikiyle yapılmaktadır. Bu, Türk sermayesinin Türk halkına yıllardır anlattığı masaldır.

Ama gelin görün ki Haziran ayının son haftalarındaki TÜSİAD toplantısından basına sızan bilgilere göre, patronlar kendi aralarında halktan gizli tartışırken sorunu hiç de “şiddet severler” ve “terör” sorunu olarak görmemektedir. Bu bilgilere göre kapalı kapılar ardında yapılan toplantıda, iş adamı Sedat Aloğlu (ki kendisini “milliyetçi” olarak nitelemektedir), Kürt sorunu konusunda “hoşlanmadığımız şeyleri duymaya alışmamız gerek” diyerek öneriler sundu. Bunlar: “1- Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2- Anayasa’ya “bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu” maddesinin eklenmesi tartışmaları. 3- Bölgesel özerklik. Bunların kusulması lazım ki pislikler temizlensin. Kabullenilmesi zor olan konuşmalar yapılmalı.” Şeklindeydi.

Kürt SorunuMilliyetçi patron Sedat Beyin kafasına taş mı düşmüştü? Hayır. “Bunların kusulması lazım ki pislikler temizlensin” sözü aslında “Konuşalım, konuşalım, hele bir siperlerinden kafalarını göstersinler!” demekti. Bu söz aynı zamanda ABD ve TÜSİAD destekli “Kürt açılımı” politikasının özünü yansıtıyordu. Anlaşılan bu iç tartışma o boyuta varmıştır ki, 6 Temmuz 2010 tarihli Hürriyet’te TÜSİAD’ın sesi Ertuğrul Özkök’ün “Birlikte Yaşamak Zorunda Mıyız?” yazısıyla meydana çıkması gerekmiştir. Sahibinin sesi Ertuğrul Özkök bu yazısında, daha önce Cumhuriyet gazetesinde “‘Türk tarafı’nın elinde tek koz var: Kürtlerin çoğunluğunun ayrılmayı isteyip istemedikleri! Çünkü, doğal veya anormal, tüm ayrılıkların, herkese bir faturası olacaktır” diye tehdit savuran Orhan Bursalı’yı alkışlayarak, açıkça “Türkler ve Kürtler” olarak iki ayrı ulustan bahsediyor ve “gerekirse ayrılmayı da tartışırız” diyordu, diyebiliyordu. Çünkü sermayenin “tartışma özgürlüğü” açıkça en geri ve ırkçı söylemlere, “Kürtlere bedel ödettirelim, fatura ödesinler” gibi tehditlerinözgürlüğüne” dayanıyordu. Türk sermaye sınıfı, Sedat Aloğlu örneğinde olduğu gibi kendi içindeki halktan gizli tartışmalarda, tüm ırkçı heves ve özlemlerini de birlikte “kusarak”, bir halkın kendi kaderini tayin hakkının varlığı ve meşruluğu gerçeğini bilmekte ve kabul etmektedir. Ancak bu “tartışma özgürlüğü”nü sadece kendisine ve kendine bağlı aydın ve yazar-çizerlere ve sadece bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanılmak üzere tanımaktadır. Sermayeye bağlılık yemini olmayan biri, örneğin halktan veya işçi hareketinden gelen biri veya naylon komünistlerden olmayan bir komünist ya da bağımsız başka biri bunu Türk halkı önünde tartışmaya kalktı mı sonu “hain” yaftası yemek, linç veya savcılık ve hapistir. Bu ikiyüzlülüğe en son örnek, Başbakan yardımcısı bakan Cemil Çiçek’in 21 Ekimde Radikal gazetesinde yayınlanan röportajıdır. Bakan burada, BDP’yi hem barış istemek hem de PKK’yi savunmakla suçladı ve PKK’nin dünyanın başka yerlerindeki benzerleri üzerinde bizzat kendisinin de çalıştığını söyledi. Saydığı örnekler İrlanda’nın kuzeyinin İngiliz boyunduruğundan kurtarılarak birleştirilmesi için mücadele eden İRA, Bask bölgesinin İspanya’dan bağımsızlığı için mücadele eden ETA gibi örgütlerdi. Bakan elbette bunların hepsinin “terör” örgütü olduğunu belirtmeyi unutmadı. Ama bizdekine benzettiği bu örgütlerin hepsinin şu ya da bu şekilde ulusal kurtuluşu amaçlayan örgütler olduğunu herkes bilir. Yani bakan, bizdeki “Kürt sorununun” da ulusal sorun olduğunu, aynen patronları gibi üstü örtülü olarak, kabul etmektedir.

Başbakan ve hükümeti, arada bir kavga ettiği efendilerinin yukarıdaki önce “kusma” sonra da “pislikleri temizleme” talimatlarına uydu. Hükümet, Öcalan, PKK ve BDP ile görüştü. Hükümet yanlısı (Taraf’tan Ahmet Altan ve Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu örneğinde olduğu gibi) polis liberalleri, aynı süreçte, gazetelerinde, Türkiye’nin demokratikleştiğini, ordunun rolünün azalmasına karşılık PKK’nin de silah bırakması gerektiğini söylediler. Silahla siyasetin “milliyetçiliğin ve askeri vesayetin önünü açtığı”nı, bunlara bahane teşkil ettiğini savunan, Boyner’in yukarıda anlattığı masallara uygun yazılar yazdılar. Bu beylere göre “demokratik açılımın” başarılı olması için Kürtler, sorunu “ulusal bir sorun”, bir ulusal kurtuluş meselesi olarak görmemelidir. Silahlı mücadeleyi bırakmalı ve kendilerine temsilci olarak BDP veya PKK’yi (“şiddet severleri”) değil, sermayeye bağlı bir partiyi veya grubu (AKP, Gülen cemaati vs…) seçerek “temsilde çoğulculuğu” sağlamalıdır. Ve bütün bu nutuklar, Kürt halkının yasal yoldan seçilmiş temsilcileri içeri tıkılırken atılmaktadır! Açıktır ki “demokrasi”, halk sermayeye boyun eğdiği sürece vardır, halk kitlesi bağımsız hareket etmeye ve haklarını bu şekilde talep etmeye başladı mı onu tekrar “demokratikleştirmek” polis liberalleriyle savcıların görevidir! Lenin 1901’de yazdığı “Zemstvo’nun Düşmanları ve Liberalizmin Hanibal’leri” makalesinde bir yerde şöyle der: “Otokrasinin (yani Çarlık rejiminin) tarihsel deneyimi, sadece devleti yıldırma ve yozlaştırma taktikleri izlemeye itmekle kalmadı, ama aynı zamanda birçok bağımsız liberali devlete bu taktikleri tavsiye etmeye itti” (Lenin, “Toplu Eserler” Cilt 5). Bizim polis liberallerimiz de işte bu şekilde patronların kendi sınıfsal deneyimlerine dayalı isteklerini allayıp pullayarak polis devletinin Kürt sorunundaki danışmanları oldular. Şöyle dediler: Demokrasi gelecek bekleyin, yeter ki siz “Ulusal sorun”, “ulusal kurtuluş” demeyin, silahları ve mücadeleyi bırakın!

İşte bu olguların hepsi birlikte değerlendirildiğinde, sermayenin halka anlatmadığı gerçek bakış açısı ortaya çıkmaktadır. O da şudur: “Kürt sorunu”, bir ulusal sorundur. Doğuda kendini “Kürt ulusal demokratik hareketi” olarak adlandıran bağımsız bir kitle hareketi, silahlı ya da sivil örgütlü bir mücadele vardır. Bu hareket, Kürt halkının büyük çoğunluğunun destek veya sempatisini kazanmaktadır. Çeyrek asra aşkın bir süredir silahlı mücadele veya demokratik kitle eylemleriyle kazanım elde etmeleri, esas olarak Batı’daki Türk çoğunluğun, özellikle de proleter ve yarı proleter kesimlerin, hayatlarını ancak örgütlü mücadele ile düzeltebileceklerini anlamalarına neden olacak sermaye için tehlikeli bir örnektir. Bunun için yok edilmeli ya da dejenere edilmelidir, “silahsızlandırılmalıdır”. Kürtlerin ulus olarak varlığı eskiden reddedilirken bugün kabul edilmelidir ama hakları tanınmamalıdır. Her fırsat (ister çatışma ister görüşmeyle oyalama) değerlendirilerek BDP ve PKK tasfiye edilmelidir. Sermaye, ulusal sorunu Türk ve Kürt işçi ve emekçiler arasındaki bölünmeyi en kışkırtıcı şekilde kendi menfaatine çevirmek için, onu her fırsatta uzun, acılı bir oyalama sürecine sokmaya çalışmaktadır. 

İŞÇİ BİRLİĞİ 


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 716562
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.