İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

"Devrim!.." Diye Titreşen Küçükburjuva "Sol Cenah" Örgüt Atakları...

Sırrı Öztürk

“DEVRİM!..” DİYE TİTREŞEN KÜÇÜKBURJUVA

 “SOL CENAH” ÖRGÜT ATAKLARI

15/16 HAZİRAN’LARIN

DEVRİMCİ DURUŞUNUN ÜSTÜNÜ ÖRTEMEZ!

1970 - 15/16 Haziran Ayaklanması’nın 43. Yıldönümünde; henüz daha aşılamayan bu siyasi ve tarihsel eylemimizi ve günümüz işçi sınıfı hareketinin çeşitli sorunlarını içeren iki Panel-Söyleşi etkinliklerimizi düzenlemeyi uygun bulmuştuk.

Kolektifimiz’in düzenlediği etkinliklerde kullandığımız: “GELENEKTEN GELECEĞE 15/16 HAZİRAN” pankartımız, yaşadığımız coğrafyadaki bütün zamanları kapsayan, sınıf mücadelesinin belirleyiciliğini ve sokağın hangi örgütsel güvencelerle kullanılması gereğini hatırlatan bir niteliğe sahiptir.

“GELENEKTEN GELECEĞE 15/16 HAZİRAN” geleneğimizi gölgelemek için yapılan bilim ve akıldışı atraksiyonları unutmuyorduk. Marksizm-Leninizm adına(!) yapılan bu türden teori ve pratiklerin her altüst oluşta tutulacak Sınıf Ana Halkası’nın kavranılması davasına verdiği çok yönlü zararları unutmuyoruz. 15/16 Haziran geleneğimizi hem sağlı “sol”lu burjuva partileri, hem de “devrim sosyalizm aşkına(!)” hareket eden küçükburjuva solcuları gölgelemek istiyordu. 15/16 Haziran’ı tabanda ören, eylemde önderlik yapan, duruşmalarda ideolojik ve siyasî savunma yaparak 15/16 Haziran’ın sınıfsal haklılığını savunan Proletarya Devrimci Kadroları ise, orijinal sınıf ilişki ve çelişkilerimizi doğru inceleyerek kendi özgün sentezimizi nasıl üretiriz diyordu. Bununla da yetinmiyor, sosyal pratikte basit, sıradan devrimci temrinler de gerçekleştiriyordu. Binbir “sinsi kuşatma” yöntemleriyle hareket eden, devrimci hareketimizin yeni nitelikler kazanmasını engelleyen, “Komünistlerin Birliği” sorunsalımızın örgütsel güvencesine kavuşmasını baltalayan, burjuvaziden önce acul davranan sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist akımları anladığı dilde açığa vurmalıydık.

Komünist Kadrolar 15/16 Haziran Ayaklanması gibi tarihsel-devrimci geleneğimize hem sahiplenir, hem işçi sınıfının kendisi için sınıf olma bilinciyle hareket edişine saygı duyar, hem de bu süreçten çıkarılan çok yönlü derslerle sonuçların değerlendirmesini yaparak aşılmasına çalışır.

Bu türden düşüncelerimizle: Panel-Söyleşi etkinliklerimizi iki ay öncesinden hazırladık. Konuyu, sorunlarımızı belirleyen, ayrıca tarih, saat ve etkinliklerimizi gerçekleştireceğimiz salonlarımız hakkında bilgileri içeren afiş ve davetiyelerimizi hazırladık. Birey, grup, çevre ve örgüt ayrımı yapmadan “sol cenah” örgüt/partilerine duyurduk. 300 afişimizi ilgili/ilgilenmesi/gereken kurum ve kuruluşlara, alanlara astık. Yüzlerce davetiyelerimizi elden herkese ilettik. Yedi bine yakın e-posta adreslerimizden bu etkinliğimize katılmalarını talep ettik. Telefon ve sözlü çağrılarımızla bağımsız sınıf tavrı gösteren dışımızdaki dostlara da bilgi verdik. Sözün özü. “Gelin serinkanlı bir değerlendirme yapalım!..” dedik.

Mevcut “sol cenah” örgüt/partilerinin bu konuda kolektif etkinlikler düzenlemesinin önü de kapalıydı. Anadolu insanımızın deyimiyle onlar ancak “şaapacağı eşeğin önüne ot atıyordu!..” 15/16 Haziranları yapan kadrolarla yaptıkları röportajları ya yayımlamıyor ya da Devrimci tarih ve geleneklerimizin tartışılmasında veya genç kadrolara aktarımında sansür ve otosansür uyguluyorlardı. Kendiliğinden kurulmuş, teori ve pratiği sosyal pratiğin mihenginde reddedilmiş “dar grup kültü ya da tapınımı” yöntemleriyle kotarılmış örgüt/partilerin yerine siyasal ve sosyal devrimimizin kurmaylığını hak eden İSP’nin oluşturulmasından yana olan teori ve pratiklere şiddetle karşıydılar.

Afiş ve davetiyelerimizde: “TARİHİMİZİ YAPANLAR KONUŞSUN!..” “43. YILINDA 15/16 HAZİRAN DİRENİŞİ VE GÜNÜMÜZDE İŞÇİ SINIFI HAREKETİ” diyerek sınıfsal bir hatırlatmada bulunduk ve ne yapmak istediğimizi açık ve net biçimde ifade ettik.

Bir yandan sendika bürokratları, işçi aristokratları, diğer yandan onlarla cilveleşen yüzlerce “sol cenah” grup, çevre ve örgüt/partileri devrimci tarih ve geleneklerimizi tahrif ediyordu. Bir yanda hamasetle yasak savar biçimlerde, diğer yandan çeşitli tahrifatlarla 15/16 Haziran’ların anılmasını geçiştirmeye çabalıyorlardı. Daima ve özellikle de tarihimizi yapmayanlar konuşuyordu. Büyük bir “özgürlük” içinde “Herkes kendine Müslüman” ve “Herkes kendi amentüsünü okuyordu.” Burjuva ve küçükburjuva solculuğu Bilimsel Sosyalizm-Komünizm Öğretisinin önünü kesmeye çalışıyordu.

“Türkiye tekin bir ülke değildir. Türkiye’nin gündemi yarım saatte değişebilir. Sahte ve suni gündemleri değiştirmek, Proletarya-Burjuvazi temel, uzlaşmaz çelişkisini ve hakiki gündemini dayatmak, politika sahnesinde eksikliği hissedilen birleşik, güçlü, ciddî, güvenilir ve donanımlı İşçi Sınıfı Partisi’ni kolektif çabalarla oluşturmak ve bu yolda anlamlı-ileri bir adım atarak ‘örgütler anarşisi’ ile kariyerizm hastalığını engellemek bizim elimizdedir!..” diyorduk. Bu türden ilke ve amaçlarımızla yaptığımız bütün uyarı, öneri ve eleştirilerimiz aşırı teorisizme, entelektüalizme ve “dar grup kültü ya da tapınımı”na endeksli grup, çevre ve örgüt/partilerince ciddiye alınmamıştı. Her siyasî sol akım hayatın ve mücadelenin asla doğrulamayıp reddettiği program ve projesini bir kumarbaz kafasıyla tekrar ediyordu. Emperyalist-kapitalizmin, siyasal, ekonomik, kültürel ve askeri konum ve gündeminden haberli olan Komünist Kadrolar henüz bu akımlar üzerinde anlamlı bir basınç uygulayamamıştır.

15 Haziran 2013 tarihinde ve 15.00-17.00 saatlerinde İstanbul Makine Mühendisleri Odası Konferans Salonunda, 16 Haziran 2013 tarihinde ve 15.00-17.00 saatlerinde de İstanbul Gazi Cemevi Konferans Salonunda etkinliklerimizi gerçekleştirdik.

Taksim Gezi Parkı Eylemlerine katılmayı daha uygun bulanlar Panel-Söyleşilerimize gelmedi. Anlayışla karşıladık. Söz verdikleri halde etkinliklerimize gelemeyen insanlarımızın bu türden bir tercih yapmalarını doğal buluyoruz. Fakat çok sayıda insanımızın bu türden etkinliklere katılmayışının “suçunu” Kolektifimiz’e çıkaranların sorgulamalarını da bir türlü yerli yerine koyamıyoruz.

Günümüzün sınıflar savaşında kitleler politikleşiyordu. Komünistlerin görevi, politikleşen kitleleri bilinçlendirmek, örgütlemek ve kütlesel çıkışları yönetip yönlendirebilmektir. Tarihsel-sosyal-sınıfsal haklılıklarımızla grev, direniş, isyan, ayaklanma, başkaldırılarda kütleleri seferber edebilecek Kurum ve Araç’larımızın ne demek olduğunu bilince çıkarmaktır. Yoksa “devrim sosyalizm ve aşkına(!)” kendiliğinden oluşan kütlesel çıkışlara eklemlenmek ya da küçükburjuva önderliklerinin kuşatmasındaki Kürd ulusal hareketinin kuyruğuna takılmak değildir.

Kürd ulusal hareketinin küçükburjuva önderleri: Kürd Proletaryasının, Kürd Yoksul Köylülüğünün, Kürd Emekçilerinin, Kürdistan’ın ilerici, devrimci kadın ve gençliğinin, aydınlarının yarattığı değerleri, 8 Mart ve 21 Mart’lardaki Newroz eylemlerini, serhildanları unutmuştu. Gerici reform dahi yapamayan AKP’den “azıcık demokrasi” talep ediyordu!.. Kürd örgütleri yaptıkları bu türden bir tercih ile kütlesel çıkışların ve siyasî mücadeledeki sokağın belirleyiciliğinden uzak duruyorlardı.

Kolektifimiz Çalışanları Proleter Devrimci bir anlayışla Ulusallık-Sınıfsallık sosyal dinamiklerinin birbirinden öğrenerek, yan yana durarak, deneyim aktarımında bulunarak, birlikte yürüyerek yapması gereken işler vardı. Bizler bu bilinç ve kararlılıkla hareket ederken birileri de (her kim iseler): “Yahu bunlar in midir, cin midir? Deli midir Veli midir? Tez ve tahlilleriyle ne yapmak istiyorlar? 15/16 Haziran’ları neden böyle bir tarihsel an’da gündeme getiriyorlar?” diye merak dahi etmiyordu!

Etkinliklerimizde gündeme getirdiğimiz konu ve sorunlardan büyük oranlarda yararlananlar çıktığı gibi, seçkin ve az sayıda bir katılımın olmasını eleştirenler de çıkmıştı. Bu eleştiriler Kolektifimiz Çalışanları’nın çabalarını eksik bulan bir mahiyetteydi. Oysa bunun tersi doğruydu. Tarihsel-sınıfsal önemi büyük olan çağrı ve katılım için yapılması mümkün olan her şey yapılmıştı. Şu aşamada etkinliklerimize katamadığımız grup, çevre ve örgüt/parti temsilcileri “dar grup kültü ya da tapınımı” yöntemleriyle hareket ediyordu. Bu ‘yapı’ların başında bulunan üniversite okumuş yarım-aydınlar, yarım-doğruları geveleyerek, “devrim!...” diye titreşmeye başlamıştır. Sınıfsız, öndersiz ve PARTİ’siz bir devrim, giderek proleterleşen orta burjuva ve küçükburjuva ara katmanların isyanını nesnel gerçekliği içinde değerlendiremeyen bir devrim anlayışı finans-kapital güçlerinin kaba güce ve zora başvurduğu koşullarda ne yapabilirdi?  Somut şartların somut tahlili ile devrimci durumun objektif ve sübjektif koşullarını, kitlelerin hoşnutsuzluğunu, kütlesel çıkışları seferber edecek Kurum ve Araç’larımızın eksikliğini görerek tekelci-militarist-polis devletinin gücünü nasıl geriletebilirdi? Ayrıca “dar grup kültü ya da tapınımı” örgütsel duruşlarıyla küçükburjuva kariyerizmi Taksim Gezi Parkı Eylemleriyle hemen canlanıvermiş, flama ve sloganlarıyla bu direnişe katılmıştı.

Bu türden örgütsel bir faaliyet içinde olanların kitlelerinin değil merak saik’iyle, “mikrop kapmasına” engel olmak için Kolektifimiz ileve hayat ve mücadelenin doğruladığı tez ve tahlillerimizle tanışmasını engellemesi son derece doğaldır.Böylelerinin “GELENEKTEN GELECEĞE 15/16 HAZİRAN” pankartı ve mücadelenin ateşinden gelen kadroların, sınanıp denenmiş tez ve tahlillerini dinlemesi onlar açısında bir ihtiyaç değildi…

Çünkü devrimci tarih ve geleneklerimiz hakkında daima yapmayanlar konuşuyor ve yazıyordu. Oysa Devrimci tarih ve geleneklerimizi çarpıtıp sulandırmakla görevli olanlar hayatları boyunca ne taş üstüne taş koymuştu ne de İşçi-Kitle, Köylü-Kitle, Gençlik-Kitle ve hatta Asker-Kitle çalışması yapmıştı.

Fakat böylelerinin kısmeti çok açıktı. Onlar kitap yazıyor, yazıları dergi ve gazetelerde yayımlanıyor, televizyonlarda bol bol konuşup ahkâm kesebiliyordu! Komünist Kadrolara ise şaşırıp ta mikrofon uzatılmıyordu!..

Kıvılcımlı yoldaş: “Eskiye rağbet olsaydı, Bitpazarına nur yağardı!..” özdeyişini boşuna tekrar etmiyordu.

Birileri, sahte ve suni ilişkileriyle devrimci, sosyalist, komünist hatta Bolşevik geçiniyor, fakat tekelci sermayenin devletini savunuyordu. “Barış, demokrasi ve halkların kardeşliği” sloganı dillerinden hiç düşmüyordu. Böylelerine “Hangi Barış? Hangi Demokrasi?” sorusu sorulmuyordu.

Böylelerinin dillerine pelesenk yaptığı en büyük argümanları ise; “demokrasi güçleri” idi!

“Demokrasi güçleri” kimdi? Neydi? “Nerede bulunur, oturur ve ne yer içerlerdi, kaç para maaş alırlardı, hangi dalda uzmanlıkları vardı?” “İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarının karşılanması için ne yapıyorlardı?” türünden soruların ikna edici bir cevabı ise yoktu.

Böyleleri dil, terim, kavram ve literatürlerimizin paşa gönüllerince kullanılmasında bir sakınca görmüyorlardı. Hâlbuki Komünistler burjuvazi ile aynı lisanı kullanmıyordu(k). Devlet, demokrasi, cumhuriyet, savaş, barış, kardeşlik, suç, ceza, terör, terörist, üretim-mülkiyet-paylaşım-bölüşüm ilişkileri, kapitalist sömürü, artı-değer sömürüsü ve sömürgecilik, “ulusların kendi kaderini özgürce tayin- tespit ve ayrılma hakkı” vb. derken aynı şeyleri kastetmiyorduk. Onların kullandığı lisanı ve literatürü temelden reddetmeden sağlıklı bir tartışma da yapılamıyordu.

Böylelikle kitlelerin birikmiş haklı sınıfsal öfkesi ve hoşnutsuzluğu bir türlü nihai amacına ulaşamıyordu.

Kitlelerin haklı talep ve ihtiyaçları için sokağı deneyişinde onlara doğru hedefler gösterecek, burjuvazinin tuzaklarına karşı yapılması gerekenleri öğretmek, onların eylemlerini uyumlandırıp sevk ve idare edecek, stratejik ve taktiksel zenginlikleri uygulayacak, kitlelerin bilinçlenerek devrimcileşmesi için çaba gösterecek, öğretirken öğrenecek merkezi kurumsal disiplinli bir İşçi Sınıfı Parti’miz de yoktu.

Kitlelerin kendiliğinden kütlesel çıkışlarında üniversite okumuş bu yarım-aydınlar bütün etkinliklerinde ve daima yarım-doğruları geveliyordu. Gün onların günüydü. Her olay ve olguda hamasetin, sansasyon ve magazinleşmenin eşsiz örneklerini veriyorlardı. Onların işi de buydu.

Burjuva ve küçükburjuva “sol cenah” örgüt/parti parselasyonlarında böylelerinin bilim ve akıldışı saçmalıkları görüşülüp tartışılıyordu.

Her kütlesel çıkışta en büyük flamasıyla sokakta ve en önde görünmeyi marifet sayanların teori ve pratiği bütün altüst oluşlarda yeterince denenip sınanmış ve reddedilmişti. Fakat bir yandan “dar grup kültü ya da tapınımı”  diğer yandan küçükburjuva kariyerizm hastalıkları bir türlü tedavi de görmemişti. Çünkü bu türden sınıfsal bir tedaviyi gerçekleştirmeye aday Devrimci ve Komünist Kadroların yaşadığı “öndersizlik krizi” henüz bir türlü aşılamamıştı.

Uluslarötesi tekelci sermaye güçleri, hegemonya krizi ve hegemonlar arası krizleriyle Yakındoğu ve Ortadoğu’da, Bölgemizde tahkimatını yapıyordu. Üçüncü Dünya Paylaşım Savaşı’nın çeşitli ve çok yönlü hazırlıklarını sektirmeden sürdürüyordu.

AKP’yi fırçalamasına rağmen, ABD’nin tam, AB’nin yarım desteğini yanına alan günümüzdeki AKP iktidarı uluslarötesi tekelci sermayenin yer yer yerli bir ortağı, işbirlikçisi ve taşeronu kimliği ile burjuva diktatörlüğünün daha da pekiştirilmesi için çalışıyordu. AKP liderinin sinirleri bozulmuş, gözünü iktidar sarhoşluğu bürümüştü. AKP tekelci-militarist-polis devleti işleyişinin, kaba güce ve zora başvuruşunun tersyüz edilmesinden şiddetle korkuyordu. AKP’ye ve liderine batılı tekelci sermaye diktatörlerince yapılan uyarı ve önerilerin hiçbir işe yaramadığı son Taksim Gezi Parkı Eylemlerinde bir kez daha görüldü. Batılı tekelci sermaye diktatörlüklerinin asırlık sınıf ve tarih bilinçleri-tecrübeleri vardı. Onlar “akıllı” idi. Kütlesel çıkışlar, grevler, direnişler, isyanlar, başkaldırılar ve ayaklanmalar tekelci sermaye diktatörlüğünü sıkıştırınca, kârlarının kırıntılarını sendikalara ve sol siyasi partilere verip işçi sınıfının iktidara gelmesini engellemenin yol ve yöntemlerini iyi biliyorlardı.

Yerli tekelci sermayemizin ve onların iktidarlarının ise bu türden bir akılları yoktu. İyi ki de yoktu. Çünkü Komünist Kadroların anlamlı ve ileri bir adım atması şartına bağlı olarak daha çabuk yıkılacaklardı. Pek çok eksiğine rağmen, burjuva diktatörlüğüne karşı direnenlerin bu türden eylemleriyle AKP iktidarı büyük bir darbe almıştı ve de gidiciydi.

AKP iktidarı Taksim Gezi Parkı Eylemlerine göreceli biçimlerde izin verirken bütün ülkedeki sayıları 5-6 milyonu bulan kararlı sosyal muhalefet dinamiklerinin coşkulu, tükenmeyen ve yayılan eylemlerini polis copu, gaz bombası, kan ve gözyaşı ile susturmaya çalışıyordu.

Proleter Devrimci Kadrolar sınıflar savaşının tam da bu anında tarihsel ve sınıfsal anlamı çok büyük olan 15/16 Haziran Ayaklanması’nın 43. Yıldönümünde, bu tarihi yapanların konuşmacı olduğu bir Panel-Söyleşi etkinliğinin değerli ve anlamlı olacağını düşündü. Düşündük ve etkinliklerimizin örgütlenmesine cüret ettik.

Kendiliğinden örgüt kurup, parti olmadıkları halde parti imiş gibi davranan-hareket eden burjuva ve küçükburjuva solcuları ile sendikacılar 15/16 Haziran’ların devrimci-sınıfsal özünü hatırlamamak ve de sömürmek için çok uğraşmıştır. Hâlâ da uğraşmaya devam etmektedirler.

Proleter Devrimci Kadrolar 15/16 Haziran çıkışı ile ilgili eylemlerini her altüst oluşta hatırlatmaktan geri durmamıştır (Ayrıntılı bilgi için bakınız: Sırrı Öztürk, İŞÇİ SINIFI SENDİKALAR VE 15/16 HAZİRAN -Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar- Sorun Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2001.).

Günümüzde gerici reform dahi yapamayan AKP iktidarından “azıcık demokrasi” dilenen BDP ile ona ilkesizce tutunup eklemlenen bilcümle küçükburjuva “sol cenah” örgüt/partilerinin “demokrasi güçleri” dedikleri sahte sosyal dinamiklerin burjuva demokratik bir çizgiye evrilişini nasıl yorumlamalıyız?

Böylelerinin sosyal pratikte sergilediği “Devrim-Sosyalizm-Komünizm-Bolşevizm” tekerlemelerini nasıl ciddiye alıp değerlendirmeliyiz?

“Sol cenah” örgüt/partileri, sendika bürokratları ve işçi aristokratları buluşup bütünleşerek tekelci kapitalist devlete, onun ideolojik-sınıfsal işleyişine ve mantığına hiçbir eleştiri yöneltmeden burjuva devleti savunmaktadır.

Tabanındaki devrimci özneleri saymazsak: Her biri devlet sendikası olan Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in sendika bürokratları, sendikacılığı kötü birer meslek olarak seçmiştir. Sendikaların arkasında güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP yoksa bu türden mevcut devlet sendikacılığı (söylem ve çağrışımları ne olursa olsun) büyük bir tehlikedir. Sendikacıların özel hayatları, yüksek maaşları, kravatları ve Bond çantalarıyla bu insan malzemesinin “İşçi Sınıfının Siyasal Ve Sendikal Birliği” davası ile uzak-yakın hiçbir ilişkisi ya da vukuatı yoktur ve de olmamıştır. Onlar bu hayati davamızın önüne yeni barikatlar kurmakla görevlidir.

Öte yandan sendika, dernek ve mesleki kuruluşlarda particilik, kendiliğinden kurdukları örgüt/partilerinde ise dernekçilik yapan küçükburjuva solcuları, sendika bürokratları ile cilveleşerek sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliğinin önünü kesmektedirler.

Kürd ve Türk küçükburjuva solcuları metropollerde buluşup birleşerek: Ulusallık-Sınıfsallık sosyal muhalefet dinamiklerinin diyalektik bütünlüğünü gerçekleştirmemek, Komünist Kadroları bulundukları mevzilerinden atmak için burjuvaziden önce acul davranmaktadırlar.

Sahte ve suni gündemlerle iştigal eden sosyalist ve komünist geçinenler de zaten öteden beri arkası doldurulamamış ve de içi boşaltılmış “barış, demokrasi, halkların kardeşliği” zokasını yutmuş bulunmaktadır.

Derken Taksim Gezi Parkı Eylemleri beklenmeyen bir zamanda patlak verince, suskunluk ve karamsarlık bulutları dağılmaya başlamıştır. Kitlelerin görece suskunluğu ya da politika dışı oluşunu savunanlar böyle bir direnişin yaygınlığı karşısında şaşırmıştır.

Devrimcilikleri kendiliğinden menkul anılan kesimlerin etkinliklerimize katılmayışının ideolojik ve sınıfsal açılardan haklı gerekçeleri vardır.

Hemen oluşturulan “Taksim Dayanışması Platformu” örgütlülüğüne 300 kişinin aktif olarak katıldığı, bu platformun 144 adet “bileşeni”nin bulunduğu söyleniyordu. Küçükburjuva kariyerizmi kendilerini “bileşen” olarak isimlendirirken ve bu türden sıfatları kullanırken tatmin oluyordu! Ayrıca bu olgu, hem onları tatmin ediyordu hem de onların bir türlü etkili olmayan “sosyal meşruiyetini”(!) kanıtlıyordu. Platformlarda iyi-kötü bir “demokratik tartışma” geleneği yaratılmıştı. Aralarındaki: “‘CHP+MHP+“İP” “bileşenleri” ile “Hemen Millî Bir Hükümet Kuralım” diyenler; Platformun toplandığı mekânlarını (oda ve dernekleri) “Devrimin Karargâhı” olarak ilan edenler; “Bütün İktidar ‘Her Yer Taksim Her Yer Direniş’ Diyenlere!..” önerisinde bulunanlar; “TC’nin ay yıldızlı bayrağı yerine devrimin kızıl bayrağı…” yarenliklerinde bulunanalar çoğunluktaydı.

Devrimci romantizmin bütün görüntüleri âdeta işbaşındaydı. Bütün sokak ve caddeler, duvarlar AKP’nin “illegal” ve “marjinal” olarak nitelediği örgütlerin simgeleriyle donatılmıştı. Her grup, çevre ve örgüt ‘yapı’larında rahatlıkla bulunan en ileri ve en militan unsurlar devrimci cüretleriyle sokak savaşının ne demek olduğunu büyük bedeller ödeyerek öğreniyordu.

Örgütsel varlığını burjuva demokratik bir ortama göre hazırlayan örgüt/partilerin bu özlemi 1 Mayıs 2013 tarihinde AKP iktidarının devlet terörü ile engellenmişti. Taksim Gezi Parkı Eylemleriyle, bu türden özlemleri engellenen örgütler sistemden âdeta bir “intikam” alınırcasına hareket ediliyordu.

Bu direnişte Paris Komünü özlemleriyle kolektiflik büyük ölçekte sınanıp deneniyordu.

CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu AKP’ye sitem oklarını atarken: “Bırakın gençler enerjilerini atsın!..” önerisinde bulunarak onlara yol ve erkan gösteriyordu! Kapitalist anarşi ise gençliğimize enerjilerini dökmeleri için oldukça fazla spor, seks, pornografi, moda, sinema, şiddet, internet, bireycilik, bencillik gibi binbir kirli alan açmıştı. Fakat günümüzün gençliği, giderek proleterleşen orta burjuvazi ve küçükburjuva ara katmanlar kendilerini sınırlandırmak isteyen sömürücü, sömürgeci, kara gerici, ırkçı, sahte Müslüman, faşist/faşizan yönlendirmelere meşreplerince karşı çıkıyordu.

Taksim Gezi Parkı Eylemleri ile âdeta sınıflar savaşı alanlarına dönüşmüştü. Bu olgu kapitalist anarşinin, avantalar ve yağmalar düzeninin hangi düzeylerde olduğunun işaretini de veriyordu.

Kapitalist anarşi, önce insanın ve insanlığın, ardından ağacın, yeşilin, parkın düşmanıydı. Bu alanlar yok edilmeliydi. İnsanlarımızın bu alanlarda toplanmasını, istişarelerde bulunmasını ve eylem yapmasını en büyük tehlike olarak görüyor ve bu alanlarda kışla, cami, AVM yapılmasını boşuna istemiyordu…

Çeşitli niyet ve amaçlarla sokağı kullananlar eylemleriyle eskiyi, eskimiş ve aşınmış olanı yıkıp yeniyi kurmanın bir örneğini veriyordu.

“Bu direnişi hemen ‘Türk Baharı’ ya da ‘Devrim’ olarak değerlendirenler de çıkmıştır. Hâlbuki bu eylemler, isyanlar bir halk hareketidir. Önceden örgütlü ve organize değildir. Kendiliğinden, yılların baskı ve sömürüsüne karşı, için için biriken sınıfsal bir kinin patlamasıdır. Halk hareketlerinin siyasal ve sosyal devrimlere dönüşmesi devrimci durumun oluşmasına, bazı şartların biraraya gelmesine, Modern Proletaryanın örgütlülüğüne,  kitle içindeki etkinliğine ve kurmaylığına bağlıdır.

Sosyal olaylarda ‘Kendiliğindenlik’ aslında kötü bir şey değildir. Mesele kitlelerin talep ve ihtiyaçları için kendiliğinden isyan etmesi, ayaklanması karşısında onları örgütlemeye aday kurumsal merkezi disiplinli, birleşik, güçlü ve donanımlı bir İSP güvencesinin ve de kurmaylığının olmasıdır. İSP kendiliğinden oluşan kütlesel çıkışları yönetip yönlendiriyorsa bu kütleselliği ‘kendiliğinden’ diyerek küçümseyemeyiz.” (Ayrıntılı bilgi için bakınız: Sırrı Öztürk, TAKSİM GEZİ PARKI EYLEMİ ÜZERİNE NOTLAR… VE ÇIKARILMASI GEREKEN ÇOK YÖNLÜ DERSLER-SONUÇLAR… SORUN Polemik Dergisi,Sayı: 55, 6 Haziran 2013)

Burada haklı olarak sorulmalıdır:

Orta burjuvazi ve küçükburjuva ara katmanların hoşnutsuzluğuyla ortaya çıkan ve ülke çapında yaygınlaşan bu eylemler, isyanlar ve ayaklanmalar karşısında Devrimci, Sosyalist, Komünist hatta Bolşevik geçinen kadrolar siz ne diyorsunuz? DİSK, KESK, dernekler, meslek odaları, dergi çevreleri, “sol cenah” örgüt/partileri sizler/bizler/hepimiz ne diyoruz?

Kitleler: “Bu Daha Başlangıç! Mücadeleye Devam!..” diyorken sahi biz ne yapıyoruz? Neyi tartışıyoruz?

21 Haziran 2013

İŞÇİ BİRLİĞİ GAZETESİ

Çalışanları Adına


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 229373
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.